IMKB: 42.499 / %-0,29Dolar: 1,2295 YTL / %-0,97Euro: 1,9105 YTL / %-0,52
İstanbul : °C     Ankara : °C    İzmir : °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kaftan: Şairler eski güzelliklere sahip çıkmalı
08 Mayıs 2008 Perşembe 11:04
"Bizim şiirimiz tarih boyunca bütün tasavvuf kavramlarıyla örülü bir şiirdir. Şairler kendileri tasavvufi bir hayat yaşamamış olsalar bile, tasavvufun engin deryasından inciler devşirerek şiirlerini yazmaktan geri durmamışlar"

Meryem Aybike Sinan'ın röportajı


Ekrem Kaftan bir gazeteci, bir sosyolog, bir şair, bir romancı ve bir radyocu... Kısacası bir kültür adamı. Geleneksel Türk şiiri şu çağda hamisiz kalmışken, geleneksel şiiri yeniden ufuklarımıza geren ve bizi çok ötelere götüren şiirlerin şairi. Söz şirazesizini kaybetmişken sözü yeni baştan ilmek ilmek dokuyan ve şiirin ipekten kumaşına katan bir söz ehli. Moral FM’de uzun zamandan beri yaptığı “Aşiyan” programını takip edenler bilirler ki Ekrem Kaftan kendi kültür ve medeniyeti için acılar çeken ve bunları yeniden fethetmeye çıkan bir kültür savaşçısıdır. Bu değerli kültür adamıyla yaptığımız söyleşiyi sizlerin beğenisine sunuyoruz. Buyrunuz kültür sofrasına.

> Ekrem Bey, sizi önce şiirlerinizle tanıdık. Şiir dünyanıza baktığımızda dilimizi eski yeni ayrımına tabi tutmadan ustaca kullandığınızı görüyoruz. Şiir dilinde özellikle kararlı bir duruşunuz var. Dil hususunda bu duruşun başlangıç noktasını nereden aldınız diye bir girizgâh sorusuyla başlasak diyorum söyleşimize. Ne dersiniz?

> Kanaatime göre dil bir milletin tarih boyunca ortaya koyduğu bütün medeniyet ve kültür birikiminin ifade vasıtasıdır. Bunu, milletlerin gönül ve akıl birikiminin ifade vasıtası olarak da tarif edebiliriz. Dilin zaman içinde değişime uğraması milletlerin medeniyet ve kültür yolculuğundaki ilerlemesi veya gerilemesi ile izah edilebilir. Biz Osmanlı çağlarında medeniyette ve ruh zenginliğinde ilerledikçe dilimizin de ilerlediğini, zenginleştiğini ve sürekli geliştiğini müşahede ediyoruz. Son asırlara doğru ise dilimizde klasik asırlara göre bir gerilemenin yaşandığını görüyoruz. Özellikle Batılılaşma sürecine girdiğimiz yıllardan itibaren dilimize karşı kendi aydınlarımız arasında bir yabancılaşmanın yaşandığını söylememiz gerekiyor.

Biz büyük bir millet olarak kurduğumuz medeniyetimize yakışır bir dil fethinde bulunmuşuz. Ülkeler fethederken, o ülkelerin işimize yarayan, günlük hayatımızda ve edebi, ilmî hayatımızda işe yarayan kelimelerini dilimize kazandırmaktan korkmamışız. Bunu yaparken, bir çok kelimeyi de kendi dil yapımıza uydurmakta son derece başarılı olmuşuz. Ancak Cumhuriyetten hemen önce ve sonra dilimize karşı aydınlarımızın, daha sonraki dönemde de devletin de desteğiyle bir sadeleştirme cereyanı olduğu herkesin malumudur. Bu sadeleştirme veya sadeleşme, halkın anlaması için yapılmış görünüyor. Halbuki, halkın anlaması için dilimizi feda edeceğimiz yerde, halkımızı dilimizi anlayacak seviyede eğitime tabi tutmak için eğitim kurumları açmaya çalışsaydık, bugün dünya medeniyet ve kültür hayatında, düşünce hayatında bu kadar geri kalmazdık, diye düşünüyorum. Ben iyi bir din eğitimi aldım. Eski dilimizi orijinal kaynaklarından okuma imkânım oldu. Dilimizin bütün imkânlarını kullanarak şiir yazmanın nâmütenahi bir güzellik sunduğunu gördüm. Duygularımı ifade etmek için hangi kelime benim gönlüme düşüyorsa o kelimeyi kullanmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Ayrıca bir şair olarak üst bir şiir diline sahip olmak gerektiğine inanıyorum. Sanatımla kendimi kimseye beğendirmek zorunda olduğuma inanmıyorum. Duygu ve düşüncelerimi insanlara en güzel nasıl ifade edebileceğimi düşünerek yazdığım zaman zaten beğenilme duygusu içinde olmaya gerek kalmıyor.

> Şiirlerinizde tasavvufi unsurların ağırlığı hemen göze çarpıyor. Tasavvufu şiirle anlatmak, ya da şiiri tasavvufla söylemek fikri nasıl hasıl oldu? Tasavvuf olmalı mıdır sanat eserlerinde?

> Benim hayatımın yaklaşık 30 yılı zaten tasavvuf içinde geçti. Ben yaşadığım hayatı yazıyorum. Tasavvuf bir hal ilmidir. Yazmaktan önce yaşamak gelir. Yaşadığım bir güzelliği şiire taşıyabiliyorsam bu elbette büyük bir saadet benim için. Zira tasavvufu konuşan yaşamaz, yaşayan konuşmaz, derler. Hem yaşayan, hem yazan olabilmek bir ayrıcalıktır kanaatindeyim.


Bizim şiirimiz tarih boyunca bütün tasavvuf kavramlarıyla örülü bir şiirdir. Şairler kendileri tasavvufi bir hayat yaşamamış olsalar bile, tasavvufun engin deryasından inciler devşirerek şiirlerini yazmaktan geri durmamışlar. Ben de bir zengin geleneği hem hayatıma, hem eserlerime aksettirmeye çalışıyorum. Sanat, metafizik bir kavramdır ayrıca. Metafizik yönü olmayan bir insan ruha hitap eden sanat eseri ortaya koyamaz. Sanat gönül işidir. Akılsız insan sanat icra edemez ama akıl da tek başına sanatın kaynağı olamaz. Tasavvuf sonsuzluğa açılan kapı ise, sanatkâr bu kapıdan içeri girerek temâşâ eder ve eseriyle de halka tasavvufun kapısını aralar. 

> Olcay Yazıcı Ağabeyim, sizin için “Kimileri, ‘Dîvan edebiyatının devamcısı’, kimileri, ‘Ölülere şiir yazan şair’ diye nitelendirmektedir Ekrem Kaftan’ı. Ne biri, ne ötekisi. Ya da hem biraz biri, hem biraz ötekisi. Şunu açıklıkla ifade edelim ki, ortalıkta şair diye dolaşan, şiir panayırlarına katılan (bendeniz bunlara edebiyatın küsuratları diyorum. Kimileri edebiyat çeteleri, müzmin hizipler diyor) zevattan kat be kat bir şairdir Ekrem Kaftan. Bir kere bizi biz yapan değerlerle mücehhezdir; yani ‘kök ve gök bilgiye’ sahiptir. Bu toplumun cevherinden haberdardır. Derin bir dîvâni ve İslâmî kültürü vardır.” Evet bu sözler için neler söyleyeceksiniz Ekrem bey?

> Olcay Yazıcı ağabeyimi çok severim ve fikrine değer veririm. Bu ifadelerde beni methetmekten daha çok müteşairlerle mukayese ettiği için kırıldığımı belirtmeliyim. Benim şiirim şairlik taslayan günümüzün sözde şairleriyle değil, ancak beslendiğim divan edebiyatımızın büyük şairleriyle kıyaslanabilir. Bu benim şahsımın kıyaslanması değil, şiirimin kıyaslanması olmalıdır elbette. “Kök ve gök bilgiye sahip” olduğumu söylemesi beni okutan insanlar adına doğrudur. Sağlam bir din ve tarih eğitimi aldığımı yukarıda ifade etmiştim. Böyle bir bilgi birikimine sahip insanın günümüzün müteşairleriyle kıyaslanması mantık olarak da doğru değildir, diye düşünüyorum. Ben, klasik şiirimize bir yeni hava, soluk, ışık, feyiz… getirme iddiasındayım. Buna “ölülere şiir yazıyor” diyen de haklıdır, “Divan edebiyatının devamcısı” diyen de… Herkes kendi kültürel ve ilmî birikimine, ruh ve gönül dünyasının zenginliğine göre değerlendirme yapacaktır. Ben toplumun bugün içinde bulunduğu kültürsüzlük, gönülsüzlük, bilgisizlik ve ruhsuzluk bunalımının dışında kalmayı başarmak için büyük bir mücadele veriyorum. Bu mücadele hem öz hayatımda, hem de eserlerimde devam ediyor. Şiirimin ve sanatımın ne olduğu hakkında asıl hükmü, bu millet kendi tarihi ve kültürel bağlarına döndüğünde zaman kendiliğinden verecektir zaten… 

> “Kâfi” mahlasıyla şiirler kaleme alıyorsunuz. Neden Kâfi, Ekrem Bey? Bizler uzun zamandır hasret kaldığımız engin kültür ve medeniyetimizin çiçeklendiği dil ve üslubunuzun bereketlenerek devamından yanayız. Gerçekten de Ekrem Kaftan Kâfi ya da Vâfi midir? Bu hususu biraz açar mısınız?

> Kâfî mahlası bana Yüzakı Dergisinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni şair dostum Muhammed Ali Eşmeli’nin bergüzârıdır. Bu mahlas, biraz da soyadımızın Kaftan olmasıyla ilgili olarak düşünülmüştür. Bir de latife olarak; şiir okumak isteyenlere Ekrem Kaftan’ın şiirleri kâfidir, diye düşünebiliriz. Şiirden zevk alanlar için bizim şiirleri okuyanlara bir yeni âlemin kapısı açılmaktadır. Elbette sanatın ve güzelliğin hududu yoktur. Asırlar boyunca yazılan ve söylenen güzelliklerin bugün de yeni güzelliklerle zenginleşmeye devam etmesi sevindiricidir. Bizden sonra da güzellikte hudutsuzluğu arayış elbette devam edecektir.

> Türk Şiiri hakkında düşüncelerinizi bilmek isteriz. Son dönem Türk şiiri hızla irtifa kaybediyor diyebilir miyiz? Ya da umut vadeden sanatçılarımız var mı? Kimleri sayabiliriz bu vadide? 

> Türk şiiri kavramı o kadar geniş bir kavram ki, acaba kaç ciltlik bir eserle düşüncelerimi anlatabilirim, bilmiyorum. Bugünkü şiirimizi soruyorsanız şunu söylemeliyim… Bugün şiirimiz iki kola ayrılmıştır. Aslında tek koldur da, hadi biz gene de iki kol diyelim. Birincisi geleneksel şiirimiz ki, bu şiirimiz maalesef çok az sanat adamı tarafından yaşatılmaya çalışılıyor. Ülkemizde sanat ve tasavvuf sadece dilde kaldığı için elbette kemiyet olarak çok fazla sanat adamı ve şair yetişmiyor. Zira sanat adamları da bu toplumun içinde yaşıyorlar.


Ancak toplumun kahir ekseriyeti, popüler kültürün tesirinde olduğu için bu şiirin farkında bile görünmüyor. Medya dediğimiz camia da, geleneksel şiirimizin semtine bile uğramıyor. Benim başarılı bulduğum şairler elbette var. Olcay Yazıcı Yusuf Dursun, Bestami Yazgan, Muhammed Ali Eşmeli, Harun Öğmüş, Halil Gökkaya ilk aklıma gelen isimler arasında Bu şairlerimiz hem aruzu, hem heceyi büyük bir ustalıkla kullanıyorlar.
Bir de serbest veya başıboş diyebileceğimiz müteşairler güruhu var ki, bunların sesi herkesten fazla çıkıyor ve popüler kültür bu insanlara daha yakın duruyor. Bu insanların yazdıklarına şiir deme imkânımızı en azından ben bulamıyorum. Acıklı hikâyeler demek daha doğru olsa gerektir. Ya da kendi iç bunalımlarını, anlaşılmaz bir kelimeler yumağı haline getirip okuyucuya fırlatıyorlar. Okuyucu bunlarda keramet arıyor, biz anlamıyoruz ama güzel olsa gerektir, mantığıyla yaklaşıyor.
Bu tür “şey”ler yazanlar arasında maalesef muhafazakâr, tarih ve medeniyetimize sahip çıktığını iddia eden dostlarımız da var. Tasavvuf gibi sonsuz bir deryadan beslenmek, gelenek çizgisinde yenilik yapmak yerine, imge yakalamak veya kendini çok fazla önemsemek yüzünden büyük yanlışlar yapıyorlar… Yazdıklarının anlaşılmamasından gurur duyuyorlar. Okuyanı da anlamadığı için küçümsüyorlar.

> Eski şiirlerinize baktığımızda daha ağır mazmunların ve ifadelerin yer aldığını görüyoruz. Son zamanlarda özellikle bazı dergilerde çıkan şiirlerinize baktığımızda dilinizde gözle görülür bir sadeleşme söz konusu. Bu bilinçli bir şey mi yoksa konusu gereği mi bir sadeleşme söz konusu?

> Bu tesbitinizi Olcay Yazıcı ağabeyim de yaptı. Ancak benim şiirimde sadeleşme özel bir gayretin neticesinde yaptığım bir iş değildir. Şiirde seçtiğim konuya gelişine göre kelimeler kullanmaya devam ediyorum. Yayınlanan şiirlerimde sadelik vardır ama henüz yayınlanmayan şiirlerimde hâlâ ağır bulunabilecek kelimeler ve mazmunlar yer alıyor. Ben, herkes tarafından anlaşılmayı ve beğenilmeyi asla düşünmedim. Ruhu ve bilgi birikimi bana yakın insanların beni anlaması, benimle şiirim hakkında yorumlarda bulunması ve kültürel birikimini paylaşması beni çok mutlu ediyor. Şair, kendini halka indiren adam değil, halkı kendine doğru çıkaran adam olmalıdır. Yeryüzünü de, gökyüzünün sonsuz gibi görünen yıldızlarla, güneşle ve ay ile süslü güzelliğini de yüce dağlardan seyretmek, sığ derinliklerden seyretmekten her zaman daha zevklidir. Bir şair olarak biz dilimizin eski yeni güzelliklerine sahip çıkmazsak gelecek yıllarda daha çok şeyleri kaybedeceğimize inanıyorum. Bir sanat adamı ve şair olarak medeniyetimizin ifade vasıtası olan dilimize eserlerimizde sahip çıkmazsak tarih önünde de sorumlu olacağımıza inanıyorum.

> Size göre şiir nedir? Şiir, şairin kişisel duygularını tatmin aracı mıdır yoksa bu yetiyle daha ulvi değerlere hizmeti mi esastır? Bu hususta neler düşündüğünüzü merak ediyoruz. Lütfeder misiniz?

> Çok çetin bir soru… Tarih boyunca her şairin kendince bir şiir tarifi olmuş. Benim kanaatimce şiir, öncelikle şairin kendi ruh dünyasındaki aşkı, hüznü, kederi, neş’eyi, saadeti… belli bir nizam ve intizam içinde, en üst mana ve ahenk zenginliğine sahip kelimelerle ifade etmesidir. Her şiir muhakkak biraz kişiseldir. Ancak şiir, milletin ve ümmetin ortak aşkının, tarihinin, kültürünün, birikiminin de bir hamulesidir. Şairler içinden geldiği toplumdan tecrit edilmiş bir hayat yaşayamazlar. Şairler, kendi toplumunun hem geçmişi, hem bugünü ve hem de geleceğiyle sürekli barışık olmak mecburiyetindedirler. Şairler milletlerine hedef gösteren, ideal aşılayan sanatkârlar olmalıdır. Kendi aşklarını bile milli ve tarihi bir hüviyete büründürebilmelidirler.


İdeallerini kaybetmiş bir milletin geleceği olamayacağı için, şair kendisinin gelecekte de okunmasını sağlamak için bile milletine hedef ve ideal göstermelidir. Şiir, okuyanı realiteden mücerrede götüren bir sanat olmadıkça varlığının hiçbir önemi yoktur.

> İslâm kültür ve medeniyetini iyi bilen ve bu hususta yüksek sesle konuşacak konumda olan bir entelektüelimizsiniz. Bu alanlarda kalem oynatmak doğal olarak bir gelenek icabı mı yoksa içsel bir ihtiyaç mıdır?

> Benim yazmam ve konuşmam içimden gelen bir ihtiyaçtır. Öyle anlarım oluyor ki, yazmasam öleceğimi sanıyorum. Kalem elimde adeta kendiliğinden harfler, kelimeler, manalar yazmak için kıvranıyor. İç dünyamda yanardağlar fışkırıyor. Okudukça cehaletimin büyüklüğünü görüyor, konuştukça muhatabımın bilgi açlığını, sanat ihtiyacını fark ediyorum. Eğer bir entelektüel kimliğim varsa, bana verilen bilginin ve kültürün tamamını isteyen herkesle paylaşmayı ayrıca vazife sayıyorum. Zira insan sahip olduğu maldan, ilimden, yaşadığı ömürden, gençlikten, hatta alıp verdiği nefesten hesaba çekilecektir. Hesap günü daha kolay hesap vermek ümidiyle de yazmak ve konuşmak ihtiyacı duyuyorum. Neden toplumda herkes konuşma veya yazma ihtiyacı duymaz da bazıları duyar, diye düşünüyorum. Benim çevremde sayısız insan asla kitap okuma, yazma, birileriyle bildiğini paylaşma ihtiyacı duymadan yaşayıp gidiyor. Bazen kendime soruyorum, bu insanlar bu halleriyle nasıl mutlu oluyorlar, ben yazmadan, okumadan ve konuşmadan neden mutlu olamıyorum? Demek ki bu aynı zamanda içimden gelen bir ihtiyaç. Benim mutluluk aracım… O halde hem kendimi mutlu etmek, hem insanlara faydalı olabilmek için yazmak ve konuşmak ihtiyacını hissettim her anı değerlendirmeliyim, diye düşünüyorum. 

> “Türkiye Sivil Din Eğitimi” konulu sosyoloji masteri yaptınız. Bu mevzuu biraz açar mısınız? Basın yayın alanında yaptığınız eğitimden sonra sosyolojiye yönelmeniz nasıl oldu? Bir gazetecinin aynı zamanda sosyolog olması kendisine ne gibi artılar katar? Lütfeder misiniz?

> Benim meslek hayatım tek yönlü olmadı. Buna da gerçekten seviniyorum. Türkiye’de medya veya basın yayın alanında faaliyet gösteren insanların büyük çoğunluğu hayata tek bir pencereden baktıkları için çok az bir yeri görüyorlar, sanırım. Şöyle bir misal vermek mümkündür… Hapishanede yaşayan bir mahkûmun küçücük bir pencereden gökyüzünün ne kadarını görme imkânı vardır? Bizim medya mensupları aslında yetersiz bilgi birikimleri, kültürel zenginlikten mahrum olmaları, tarihten ve dinden bîhaber bulunmaları sebebiyle milletimize de, dünyaya da çok eksik bakıyorlar.

Ben sosyoloji alanında, dinî bir konuyu araştırmak suretiyle, içinden çıktığım toplumun anlayışını, dini algılama ve yaşama şeklini, öğrenme metodunu ve hayatında uygulama tarzını, kamuoyuyla paylaşmak istedim. Sivil din eğitimi bu ülkede hâlâ büyük bir problem olarak karşımızda duruyor. Laik eğitim sisteminin dayattığı anlayışla yetişen kitleler, dindarlara karşı cahilane bir tutum içine giriyorlar. Sivil din eğitimi veren cemaatlere önyargılı yaklaşıyorlar. Onları laikliğin tehdit unsuru olarak görüyorlar. Halbuki, bu ülkede yaşayan ve toplumun birer alt sosyal grubu olan cemaatler, genel kabullerden uzak değiller. Hiçbirinin laiklik kavramıyla bir alıp veremediği yok. Yalnız bireyin laik olamayacağı görüşünü haklı olarak savunuyorlar. Zira laiklik, bireysel bir kavram değil, devletin yönetim şekliyle ilgili bir kavramdır.

Sosyoloji alanında kendimi yetiştirdikçe, din eğitiminin bir toplum için ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anladım. Dinden uzak bir toplumun geleceğinin olmadığını sosyolojik bir gerçek olarak tesbit etmek zor değildir. Ancak bu ülkede kendini “laik” olarak tanımlayanlar bu gerçeği görmemek için gözlerini kapatmışlardır. Onların da gözlerini açacak ilmî çalışmalara, dinin fert ve cemiyet hayatındaki yerini kabul etmelerini sağlayacak eserlere büyük ihtiyaç olduğuna inanıyorum.

> Biraz da kitaplarınızdan bahsedelim. Yeryüzü Melekleri (Roman- 1995) Beyaz Zambak Gölgesinde (Şiir- 1997) Gülistanbul (Şiir- 1999) Yâristanbul (Şiir- 2001) Kızıl Rüzgâr (Roman- 2002) adlarında yayımlanmış eserleriniz var. Kısaca bahseder misiniz? 

>  Bu saydıklarınıza (Sebebi Sensin 2005), (Bâd-ı Sabâ’ya 2007), Son İstanbul (2007) ve (Üç Siyah Darbe- 2008) isimli şiirleri ve romanı da eklememiz gerekiyor.

Şiirlerim hakkında bir fikriniz olduğunu sanıyorum. Sanatâlemi okuyucularının da takip ettiklerini düşünüyorum. Romanlar da üzerinde durulması gereken çalışmalar aslında. Ancak şairliğim o kadar öne çıktı ki, romanlarım gölgede kaldı gerçekten.

Benim her romanım bir orijinal mevzuu ele alıyor. Yeryüzü Melekleri’nde Türkiye’nin en büyük sivil dini cemaatlerinden birinin ruh dünyasını anlatan ilk ve tek roman olma özelliğine sahiptir. Kendilerini mümkün olduğu kadar gizleyen bir cemaatin iç dünyasındaki güzellikleri, tasavvuf hayatlarını ve din eğitimine yaklaşımlarını bu romanla anlatmaya çalıştım. Bu romanın konusu olan sivil cemaat, bugün ülkemiz başta olmak üzere dünyada din eğitimi hususunda büyük hizmetler gerçekleştiriyor.

Kızıl Rüzgâr, üniversite gençliğinin ve özellikle başörtülü üniversite öğrencilerinin psikolojik bunalımlarını, arayışlarını ve temeli sağlam olmayan bir örtünmenin yol açtığı sorunları ele alıyor.

> Biraz da radyoculuğunuzdan bahsedelim. Moral FM’de “Aşiyan” adında bir kültür sanat programı yapıyorsunuz. Zaman zaman dinliyorum, kültür ve sanatıyla, tefekkür boyutuyla sıradışı bir program. Bu program nasıl ortaya çıktı?

> Aşiyan, ismiyle konusuyla tamamen benim ortaya koyduğum bir program anlayışının eseridir. Kültür sanat dünyamızdaki boşluğu bir ölçüde doldurabilme, insanımıza, tarihimizin, dinimizin, dilimizin, klasik sanatlarımızın ve modern sanatlarımızın görülmeyen ve bilinmeyen yönlerini anlatabilme gayretiyle ortaya çıktı. 9. yılını idrak eden Aşiyan, bir kültür sanat programı olarak her halde uzun solukluluk bakımından da ilk olsa gerektir. Programın başladığı 1999 yılından beri yüzlerce fikir ve sanat adamımız konuğumuz oldu. Zannederim 500’den fazla program yaptık.


Radyoculuğu çok önemseyen ve programın her saniyesinin değerli olduğuna inanan biriyim. Ağzımdan çıkacak bir kelimenin nelere mal olabileceğini sürekli düşünerek konuşuyor, dinleyenlerin yeni güzellikler keşfetmeleri, ruh dünyalarında yolculuğa çıkmaları en büyük arzum oluyor. Sanatâlemi okuyucularını, her Salı saat 22.30’da Moral FM’de Aşiyan programına bekliyorum. 

> Ve son romanınız. Öncelikle hayırlı olsun. Uzun yıllardır sosyal bir yaraya dönüşen bir konuda, başörtüsü sorununu romanlaştırdınız. Nasıl oldu bu? Özellikle biz hanımları ilgilendiren bir hususta duyguları incinmiş veya incitilmiş arkadaşlarımızın duygularını verirken nasıl bir yol izlediniz? Yorucu ve hayırlı bir çalışma olduğu muhakkak. Bahseder misiniz?

> Üç Siyah Darbe, benim çok önem verdiğim bir roman olarak yeni yayınlandı. Türkiye’de 28 Şubat sürecinde bir başörtülü üniversite öğrencisinin mücadelesini, inancı ile ideallerini ve aşkını bütünleştirme gayretini anlatıyor. Türkiye’de kanayan bir yaranın iyileşmesi ve artık başörtülü insanların da bu milletin birer ferdi, bu ülkeyi seven, bu ülke için çalışan, idealleri olan insanlar olduğunun kabul edilmesi arzusuyla yazıldı. Uzun bir gözlem ve araştırmanın sonucunda orta çıkan bir roman oldu. Bu romanı, öncelikle başörtüsüne karşı çıkan insanların okuması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca Klasik sanatlarımız arasında medeniyetimizin en önemli ifade vasıtası olan Hat Sanatının çevresinde gezen bir roman olarak da Üç Siyah Darbe önemlidir. Bu klasik sanatımızın ilk defa bir romana konu edilmesi açısından da değeri olduğuna inanıyorum. Ayrıca hac konusu da ilk defa bir romanda bu kadar geniş olarak ele alındı. Bu roman, çağımızın Türkiye’sinin siyasi, sosyolojik, toplumsal ve ruh hayatının geleceğe aktarılması, tarihe not düşülmesidir.


(www.sanatalemi.net)

Bu haber toplam 114 defa okunmuştur




Webhaber.com sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır. © 2007 Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. | Yazılım ve Sistem Yönetimi: KV Bilişim